HAYVANLARA EZİYET DAHA NE KADAR KABAHATLER KANUNU KAPSAMINDA KALACAK ?

Köpeğe verilen kemik yardımseverlik değildir , Yardımseverlik , siz de köpek kadar açken paylaşılan kemiktir”JACK LONDONHAYVANLARA EZİYET DAHA NE KADAR KABAHATLER KANUNU KAPSAMINDA KALACAK ?

Kabahatler kanunu gerekçesinde , kabahat olarak adlandırdığımız fiiller idari suç olarak isimlendirilmiş ve bu tabir bir kısım yasalarda da kullanılmıştır. Bundan böyle suçlar adli suçlar ve idari suçlar olarak ikiye ayrılarak hukuk sistemimizde yerini almıştır. Türkiye’de ise yıllardan beri nedense Hayvanlara yapılan her türlü kötü muamele de idari suç

( kabahat ) olarak kabul edilmektedir.

Bir fiilin suç ya da kabahat olarak tanımlanmasında izlenen suç politakası etkili olmaktadır. Ancak bir fiilin suç veya kabahat olarak tanımlanmasında bunun esasen haksızlık ifade etmesi gerektiği hususu göz önünde bulundurulmalıdır.1

Hannibal’i deviren Romalı General Cornellius her cümlesinin sonunda KARTACA YIKILACAK dermiş…

Biz de her defasında , Romalı general gibi hayvanlara işkenceyi ve kötü muamelyi teşvik eden , hayvanseverler arasıdna AFERİN OĞLUM YASASI olarak adlandırılan 5199 sayılı Hayvanları Koru-MA yasası değişmesi gerektiğini vurgulayacağız. Gerek baro komisyonunda gerekse medyada yaptığımız çağrılarımızda özellikle TBMM ‘nin ve adalet bakanlığının dikkatini çekmek için yeniliyoruz.

Binbir törenle ve AB uyum yasaları çerçevesi içinde çıkarılmaya çalışan bu yasa değişmediği sürece canlarımıza , dostlaarmıza karşı elimiz kolumuz bağlı, onlara karşı mahcubuz. Onlar eziyet gördükçe para kazanıyoruz.

O nedenle hayvanlara karşı meydana gelen tüm kötü muamelelerde , haksız fiillerde , herkesin aksine 5199 sayılı yasanın2 uygulanmasının hayvanlar için yararlı olmadığı bilakis bu haliyle bu yasa uygulandığı zaman en iyi olasılıkla 250 YTL ile 1000 YTL arası idari para cezası kesileceğini bunun da devletin kasasına irad ( gelir) kaydedileceğini vurgulamaya çalışıyoruz. Zaten çoğunlukla da faili bulamadığınız zaman bu “kabahat” yapanın yanına kar kalmakta hatta hayvan ölürken bile devlet para kazanmaktadır . Aslında karşımızda bir trajedi- komedi vardır. Masum bir canın değerini hangi idari para cezasıyla geri getirebilirsiniz ?

Dikkat edin , bu haksız eyleme suç değil ; Kabahat diyorum çünkü hayvanları yakıp , tecavüz etmek , zehirlemek , taşlamak , asmak , açlığa susuzluğa mahkum etmek bir SUÇ olarak algılanmıyor. Bu yasa Ceza Yasaları kapsamında uygulanması gereken bir yasa değil aksine kabahatler kanunu kapsamında uygulaması olan bir yasa olarak kabul edilmek isteniyor. Bu fiilin cezasını , para makbuzunu (!) savcılık ya da hakimler veya mahkemeler değil il çevre müdürlüğünde görevli idari memurlar kesiyorlar….savcı istese bile dava açamıyor, takipsizlik kararı veriyor. Bir diğer değişle, bu sistemle adaletin gözleri değil fakat elleri bağlanıyor !

Kapalı alanda sigara içene nasıl ceza kesilirse , ya da dilenciye dilencilik yaptığı için , hatta müziğin sesini sonuna kadar açan kişiye nasıl muamele yapılırsa hayvanı vahşice öldüren , asan , kesen , tecavüz eden, gözünü oyan , asit döken ve yakan kişiye de aynı muamele yapılmaktadır.Böyle bir uygulamanın olması Türk hukuk sistemi için ayıptır. Böyle bir hukuki bakış açısı 21. yy Türkiye’sine yakışabilir mi ?

Avrupa ‘da kendi hayvanın kuyruğunu kesen , balkondan atan , işkence eden kişiye bile mahkemeler derhal tutuklama kararı vermekte ciddi hapis cezalarına çarptırmaktadır. Çünkü bir hayvana bunu yapan yarın insana da yapabilir , toplum için tehlikeli bir insandır ve acilen tedavi edilmesi gerekir düşüncesi vardır. Yani bu fiili işleyen toplum nezdinde aslında adli bir suç işlemiştir. Hatta öyle ki İsviçre’de Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi kurulmuştur3. Hayvanlara yapılan muamele kabahat değildir ve idari para cezası ile geçiştirilemeyecek ,baştan savılamayacak kadar önemli bir durumdur. Hepsinden önemlisi bu eylem idari bir suç olmadığı için , kişinin adli siciline de işlenir..! Yani belki de ömür boyu onun boynuna asılı bir yaftadır o..

Öte yandan , yasanın diğer en büyük eksikliği bu kabahatin ( aslında suçun ) re’sen savcılık tarafından takip edilmesi yolunun kapalı olması , hayvanın mal olmasından dolayı ancak sahibinin şikayeti olursa şikayete bağlı suç olarak kabul edilmesindedir.4 Yani yeni yasa ile şikayet olsun olmasın savcılık kendiliğinden harekete geçmelidir. Re’sen takibat yapılmalı hatta bu şikayetten vazgeçme yolu dahi kapalı olmalıdır. Ama bu fiilin idari suç olarak Türk Hukuk sisteminde algılanması zaten başından savcılıkları ve hakimleri yetkisiz bırakmaktadır. Yetki tamamı ile il çevre müdürlüklerine bir ceza makbuzu kesmesi için yetkilendirmiştir.

İki yıldır her gittiğimizde alternatif yasa teklifimizi Ankara’ya sunuyoruz Ancak sanırım onlar vahşete uğraması gereken hayvan kotası henüz dolmadığından harekete geçmek istemiyorlar..

Önce insan diyorlar…

Hangi insan ? Su içmeye gelmiş gariban ayıyı recm eden insan mı ? Hiçbir suçu olmayan sadece sahibine kızıldığı için eşeğin gözünü tornavida ile oyan insan mı ? Terrier köpeğin bacağını kesip yavrusunu gözü önünde yakan insan mı ? Kedi yavruları ortalığı pisletiyor diye gözlerine asit döken insan mı ? Güç elinde olduğu halde gücünü kullanmaktan çekinmeyen belediye başkanı ya da taşeron firmaları mı ? Ben bu ahlaksızlığı yapan o insanla aynı otobüse , aynı metroya binmek istemiyorum, aynı okula gitmek istemiyorum , aynı işyerinde çalışmak istemiyorum , aynı yerde tatil yapmak da istemiyorum..…onun ceza olarak vereceği parayı da istemiyorum..

Ben ülkemin geleceğini , sağlıklı kuşakları istiyorum…

O nedenle bu işe gönül vermiş kişilere tekrar sesleniyorum…: Belki yasadan önce tasa gerekiyor ama içimizdeki dernekçilik macerasını bir kenara bırakıp , tüm hükümetlere , bakanlıklara , ilgisiz yetkililere , bilgisiz ilgilere bastırmamız bu hayvanlara kötü muamelenin kapalı alanlarda sigara içme yasağı gibi “idari suç” olması ile aynı kefede olmasını değiştirmek için baskı kurulması gerektiğini anlatmalıyız. Lobbycilik yapmalı , eğitim çalışmalarına hız verilmeli , broşürler paneller sistemli olarak devam etmelidir. Kim ne derse desin , nasıl önyargıyla yaklaşırsa yaklaşsın bıkmadan usanmadan Ankara’ya kamp kurmaya devam etmeli , hayvanlara kötü muamele eden herkesi gelişmiş ülkelerde olduğu gibi , il çevre müdürlüğünün memurları önünde değil mahkeme huzuruna çıkarmalıyız. Çünkü bu bizim vefakar dostlarımıza karşı bir borcumuzdur. Aslında gönlümüzden geçeni (fakat kimsenin dile getirmeye cesaret de edemediği ) uzman hukukçulardan kurulu dilleri , avukatları , sesleri olmayan dostlarımızı , tüm çevreyi , doğayı koruyan , yargılamaların hızlı bir şekilde yapıldığı , ciddi cezaların verilebildiği ÇEVRE İHTİSAS MAHKEMELERİNİN kurulmasıdır.

Bu yasa kesinlikle değişecek.

Kabahatler kanunu kapsamında anılmayacak , idari suç olmaktan çıkatılacak. Bunu da biz genç hukukçular başaracağız , yılmayacağız. Bayrağı bu şekliyle bizden sonraki kuşaklara devredeceğiz. Bizden öncekilerin yapmış olduğu bu görmezlik ayıbını , dostlarımız adına , onların bizlere bugüne kadar yapmış olduğu vefa adına , kaldıracağız.

Hayvanlara mal diye değil “can” diye bakılması gerektiğinin öncüleri olacağız. !

Kartaca yıkılacak.

II- HUKUK SİSTEMİMİZDE HAYVANLARA BAKIŞ AÇISINDA “MAL” ile “CAN” ARASINDA GİDİP GELMEK

Türk Ceza Yasamızın ve ceza yasalarıyla ilgili mevzuatın temel bakış açılarından en önemlisi insan dışındaki her şeye “mal” ya da “eşya” olarak bakmasında yatar. Oysa , insan merkeziyetli bu bakış özellikle batı kaynaklı bir çok yabancı hukukta5 terkedilmiş gözükmektedir. Her ne kadar hayvanların hukuki anlamda nitelendirebileceğimiz bir hakkı olmasa da insanların sahip olduğu hakka yaklaşan6 , onların da yaşama hakkı ve işkence görmeme hakkına kadar uzanan bir takım evrensel değerlere sahip olduğu kabul edilir.

Bizim hukuk sistemimizde bilindiği üzere “insan” dışında olan her şey eşya kabul edilmektedir. Bu nedenle de, mal varlığının konusunu oluştururlar. Başka bir anlatımla da, ekonomik değeri olan tüm her şey insana hizmet eden , insanın sahip olabileceği malvarlıklarıdır. Bunları edinmek, yani üzerinde mülkiyet hakkı ve zilyetlik kurmak hukuken mümkündür.

Dolayısıyla, etrafımızda her gün onlarcasını gördüğümüz yaşayan hayvanlar da mal sayılırlar , zarar görmeleri halinde , sahiplerinin uğramış olduğu ekonomik kayıp nedeniyle “ mal varlığı aleyhine işlenen suçlara” konu olmaktadırlar.

Asıl garip olan kısım zaten bu açıklamadan sonra insan beynini sorgulatmaya götürür. O zaman sahibi olmayan , yani bir fatura ile alım satıma söz konusu olmayan sahipsiz hayvan herhangi kötü muameleye maruz kaldığı zaman , evdeki sahipli hayvandan ya da ahırdaki sahipli inekten hukuken farklı muameleye mi tabi olur ? Bu sorunun yanıtı maalesef evetdir.

Hukuk sistemimiz iki hayvan arasında maalesef farklı bakış açısı ve farklı cezalar öngörmektedir. Nitekim TCK 151/2 ye olan maddesi :

“Haklı bir neden olmaksızın sahipli hayvanı öldüren , işe yaramayacak hale getiren veya değerinin azalmasına neden olan kişi mağdurun şikayeti üzerine dört aydan üç yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası ile cezalandırılır”

demektedir.

Dikkat edilirse madde başlığı hayvan aleyhine işlenen suçlar değil MALA ZARAR VERME olarak düzenlenmiştir. Bir başka değişle bir hayvanın can olmasından dolayı çekmiş olduğu işkence ya da eziyetten dolayı TCY kapsamında ceza verilmemekte AKSİNE ait olduğu sahibinin uğramış olduğu maddi zarar dolayısıyla yargılama söz konusu olmaktadır. Mal ( hayvan ) sahibi örneğin hayvanın bacağının kırılması ya da gözünün kör olması gibi nedenlerle hayvanın fatura bedelinde meydana gelen zarar ve ziyandan dolayı savcılığa suç duyurusunda bulunduğunda savcılık TCY 151/2 ‘den dava açmaktadır.

Bu durumun bile şikayete bağlı olması aslında tartışma konusudur. Hayvan sahibinin mamelek zararı bir şekilde giderildiğinde , şikayetten vazgeçme ile , zaten devam eden dava da düşmektedir. Yani , savcılığın re’sen soruşturma açma ya da şikayete rağmen bu davaya devam etme yetkisi yoktur. Ceza yargılaması olduğu yerde durur.

Öte yandan , kimsesi olmayan , insanın büyük vefasızlık suçundan dolayı sokaklarda yaşamak zorunda kalan , örneğin en fazla karşılaştığımız gariban kediler ile köpekler insan tarafından kötü muameleye maruz kaldıklarında ise TCY kapsamında yargılama değil , 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu devreye girmektedir. Bu yasa da bilindiği üzere bir ceza yasası olmayıp bir kabahatler kanunu düzenlemesidir. Yani , sahipsiz hayvana kötü muamele yapan kişi maalesef bizim hukukumuzda mahkemelerde yargılanmamakta , sadece idari para cezası ile cezalandırmakta , hatta işlemiş olduğu haksız fiil suç değil “kabahat” olduğu için bu eylemi sabıka kaydına dahi işlenmemektedir. Bir diğer değişle hayvana kötü muamele yapan bu kişinin herhangi bir iş başvurusu yapması ya da başka bir suçtan yargılanmasında sabıka şeceresi “ temiz “ gözükmektedir.

Oysa tüm dünya adli tıp literatüründe ve kriminolojide kabul edildiği üzere hayvana eziyet yapan kişi büyük olasılıkla insana da suç işleme olasılığı vardır. Bu kişi potansiyel tehlike olarak kabul edilir , acilen psikolojik tedaviye alınması ondan sonra topluma içine geri dönüşü söz konusu olabilir. Bu kişilerin toplum içinde bu kadar rahat bir şekilde elini kolunu sallayarak bizlerle toplu ulaşım araçlarına binmesi , işyerinde bizlerle beraber çalışmasında ya da parayı verdiği sürece ( başta hayvanlara tecavüz olmak üzere ) bu eylemleri istediği gibi tekrar tekrar işlemesinde önünde hiçbir engel kalmadığı gibi mevcut 5199 sayılı yasa da buna olanak vermekte , bu eylemleri yapan kişiyi ödüllendirmektedir.

Hayvanların sahipli ya da sahipsiz olmasının böyle bir ayrımının olması kanımca Türk hukuk sisteminin büyük eksikliğidir. Konunun “hayvan” olması nedeniyle bugüne kadar ki hiçbir doktrin tezlerinde , üniversite çalışmalarında konu bu yönü ile ele alınmamış bu zaaf maalesef hep geri planda kalmıştır.7 Oysa kaynak yasaların tamamında bu anlayış terkedilmiş , hayvanlara “mal “ olarak bakış açısı ile hayvana karşı işlenen haksız fillerin kabahat olarak algılanması çoktan terkedilmiştir. Üstelik bu ülkelerde hayvanlara eziyet yapan bir çok kişiye , mahkemelerce tecil edilmeyen, paraya çevrilmeyen fiili hapis cezaları verilmektedir.

Bu nedenledir ki, 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 3 ncü Maddesinde, hayvanlar evcil hayvanlar ve sahipsiz hayvanlar olarak ikiye ayrılarak tanımlanmıştır. Söz konusu 3. Maddenin (f) bendine göre, sahipsiz hayvan; barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvandır. Bu Fıkranın, hukuken anlatmak istediği, kimsenin tasarruf ve zilyetliğinde bulunmayan hayvan sahipsiz hayvan demektir.

Bununla birlikte , sokakta yaşayan , bu kimsesiz , evsiz hayvanların yerel yönetimlerce “barınak” adı verilen ölüm kamplarına alınması anından itibaren kanımızca artık bu hayvanlar yerel yönetimlerin fiili hakimiyetinde olduğu için onların zilyetliğindedir.

Hayvan bakımevlerine alınan bu sahipsiz hayvanlar üzerinde, yerel yönetimlerin fiili hakimiyetleri olduğuna göre buralarda meydana gelebilecek her türlü ölümden , yaralanmadan , kötü muameleden , konuya angarya olarak bakan “ilgisiz yetkililerin” söz konusu olması gerekir. En azından bu hayvanlara mal olarak bakılıyorsa bu hayvanlar kontrol altına alındığından itibaren belediyelerin demirbaşına kayıtlı eşya olmalı , her birinin adı numarası ayırt edici olan özelliğinin kaydedilmesi gerekir.

Ancak , bizdeki uygulama o hale gelmiştir ki , eskiden sokaklarda insafsızca zehirlenerek öldürülen hayvanlar son yıllarda barınak içinde itlaf edilmekte ve hiçbir belediye personelinin de sorumluluğuna gidilememektedir. Çünkü hayvanlar sahipsiz mal statüsünde kabul edilmesi gerektiği ön plana çıkar. 5199 sayılı yasa da maalesef ağırlıklı olarak ev ve süs hayvanlarını korumak üzerine tedbirler almaya çalışmıştır.

Bir diğer değişle hayvanlar mal olarak değer ifade ettiğinde başka türlü ( TCY kapsamında) , ama öldürülmesi gereken değersiz fatura değeri olmayan mal olarak kabul edildiğinde ise 5199 devreye girmekte en iyi ihtimalle para cezasına hükmedilmektedir

Halbuki , bakımevlerine kabul edildikleri andan itibaren, bu hayvanları, sahipsiz hayvan niteliğinde kabul etmek hukuk açısından söz konusu olamaz. Zira, anılan kanuna göre, bu hayvanlar yerel yönetimlerin kontrolü ve denetimi altındadırlar ve bundan dolayı da sorumlulukları vardır. Oysa, sahipsiz hayvan kimsenin mülkiyetinde veya zilyetliğinde olmadığından, 5199 sayılı kanunun anlatımıyla kimsenin kontrolünde veya doğrudan denetiminde olmadığından, bu hayvanlar yönünden hiç kimsenin her hangi bir şekilde sorumluluğu da bulunmamaktadır

Tüm anlatılanlardan özet olarak çıkarılan ana fikri hukukçu arkadaşlarımız çoktan anlamıştır : Bizler için tüm hayvanlar mal değil “candır”. Onların dilleri olmadığı için konuşamazlar , dertlerini anlatamazlar , haklarını savunacak avukatları yoktur insan merkezli bu dünyada insanın hakimiyetine , istençlerine , hırslarına tabidirler8. Onların izin verdiği oranda yaşarlar , işkenceye tabi olurlar , kürk olurlar , deneyde kullanılırlar , soframızda yemek olurlar , sirklerde eğlence , hayvanat bahçelerinde doğal ortamlarından uzakta yaşamaya mahkum edilirler. Bir insana tabi iseler de sahiplerine para kazandıran maldırlar. Buna rağmen ne yapsalar biz insanoğluna yaranamazlar. Sahipli ve sahipsiz olmak arasındaki fark bile insanoğlunun kendi dünyasında olduğu gibi onların dünyasına sunduğu bir sınıf farkıdır. Onlara biz insanlar tarafından biçilen bu fatura değeri ( !) bile onların dünyasında , evrensel vicdanımızda anlamsızdır.

Kendilerine yapılan işkencenin cezası bile sahipli olup olmamalarına göre ayrıma girmesi vicdani bir ayıp olduğunu kimse itiraf edemez.

Kitabımızın sonunda görmüş olduğunuz , İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu ve bir çok sivil toplum örgütünün desteği ile hazırlanmış mevcut yasaya alternatif olarak hazırlanmış Hayvan Haklarını Koruma Yasası değişikliğimizde özellikle bu farka vurgu yapılmış gerekçelerde bu tezat giderilmeye çalışılmıştır. Mevcut 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunun ceza kanunu kapsamına alınması için düzenleme yapılması için başta TBMM olmak üzere Türkiye’deki üniversitelerin bir çok ceza hukuku kürsüsü ile bakanlıklara bu alternatif yasa teklifimiz yollanmıştır.

Hukuk sistemimizde acilen sahipli hayvan ile sahipsiz hayvan ayrımı gibi düzenleme kaldırılmalı , onlara mal olarak değil tüm önyargılardan arınılmış olarak CAN olarak bakılması bir an önce gerçekleştirilmeli , baromuzun komisyonu tarafından hazırlanan alternatif yasa teklifimiz bir an önce dikkate alınmalıdır.

Bu kadar vicdan ve merhamet sahibi insan yanlış düşünüyor olamaz. Hele ki olayın dram boyutunun devlet eliyle desteklendiği , hayvanların üretilmelerine ve doğurulmalarına izin verilip petshoplarda mal gibi pazarlandığı ama itlaf etmeye gelindiğinde herkesin birbiri ile yarıştığı ortamlarda

III - KANLI PAZAR : PETSHOPLAR VE HAYVAN KAÇAKÇILIĞI

3285 sayılı Hayvan Sağlığı Ve Zabıtası Yasası Türkiye’ye orijin belgesi , faturası , sağlık belgeleri , aşıları tam olarak yapılmamış hayvanların girmesini yasakladığı gibi gerekli gördüğü zamanlarda da yurt içindeki insan ve hayvan sağlığını korumak için bunları öldürme yetkisini verir.

Demirperde ülkelerinin kapitalist dünya ile tanışması ile başlayan ticaret ilişkileri özellikle son yıllarda , kendisini ekonomik olarak düşük seviyede tarif edebileceğimiz bu ülke vatandaşlarının ek gelir kaynağı olarak Türkiye’ye yavru kedi ve köpek hayvanlarını bavullarla , torbalarla yanlarında getirmesi ile onlar açısından ciddi gelir sağlayacak bir ticaret kaynağı olmasına neden olmuştur.

Dünyanın bir çok gelişmiş ülkesine ( hatta en yakınımızdaki KKTC’ye ) bile elinizde torbalarda , kafeslerde, bavullarda istediğiniz kadar hayvanla giremezsiniz. Bu kurallar bu ülkelerde hem insan sağlığı yönünden, hem hayvanların birbirine bulaştırabileceği olası hastalıkları önleme açısından yasalarla ciddiyetle sınırlandırılmıştır. Ancak Türkiye’de bu durum son yıllarda hem de artarak giden bir illegal ticaret şeklinde sürmekte ve bu işi yapanlara karşı cezai yaptırımlar yetersiz kalmaktadır.

5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu ülkemize gümrük muamelesine tabi olmayan her türlü malın giriş ve çıkışını yasaklamaktadır. Özellikle kaçak eşyayı bir yerden bir yere nakletmek gerek para cezası gerekse hapis cezası ile yaptırımlandırılmıştır. Bu konudaki baro hayvan hakları komisyonu olarak özellikle Gümrük Müsteşarlığı nezdinde yapmış olduğumuz uyarılarımız9 , müsteşarlıkça ciddiye alınmış ve en azından amatör tacire karşı tüm sınır kapılarına özellikle Rusça Romence ve Türkçe olarak uyarı levhaları koyularak bu işin ticaretini yapan kişiler açısından caydırıcılık unsuru olması sağlanmıştır.

Özellikle sınır kapılarında yakalanan bu yavru hayvanları getirenlere karşı savcılık tarafından açılan davalar da maalesef suçun örgütlü olmamasından dolayı hafif para cezaları ile geçiştirilmektedir. Oysa bu kişiler Türkiye’de faal olarak bu işi faturasız , menşei şehadetnamesiz , sağlık karnesiz , aşıları bile tam olarak yapılmamış hayvanlar üzerinden sorumsuzca ve sınırsızca yapmaktadırlar . Üstelik bu suç aslında Türkiye’deki iştirakçilerle beraber sistematik , örgütlü ve organize bir şekilde işlenmektedir.

5607 sayılı yasanın üzerinde hassasiyetle durduğu nokta işte burasıdır. Suçun örgütlü ya da münferit olarak işlenmesi. Çünkü münferit olarak işlendiği kabul edildiğinde şüpheli tutuksuz yargılanmakta ve en iyi olasılıkla para cezasına çarptırılmaktadır. Tüm çabalarımıza rağmen bu suçun Türkiye’deki büyük petshop distiribütörleri ile ortaklaşa ve organize yapıldığını savcılıklara anlatamamış olduğumuzu da belirtmemiz gerekir. Çünkü bu suçun münferit olarak işlendiği kanısı oldukça şüpheliler para cezası ile cezalandırılmakta , bu para cezası da bu kişinin zatan yabancı uyruklu olması ve kısa sürede tekrar kendi ülkesine dönmesinden dolayı zaten gerek tebligatların yapılamaması , gerek bu kişinin tekrar ifadesinin alınamaması ve gerekse bu paranın tahsil kabiliyetinin olmaması nedeniyle etkisiz kalmaktadır.

Halbuki suçun örgütlü ve organize olduğu , bu hayvanların Türkiye’ye zaman zaman çok büyük miktarlarda giriş yaptığı düşünülecek olursa yasanın örgütlü olarak kaçakçılık işinde bulunan herkesi bağlayacak bir şekilde hürriyeti bağlayıcı ceza üzerinden yaptırımlandırılacak şekilde iddianamelerin hazırlanması gerekir .

Konu maalesef münferit ya da bir iki hayvanın torbalarda getirmesinden ötedir.

Özellikle doğu Avrupa ülkelerinden gelen yabancı uyruklu kişiler bu suçu Türkiye’deki pet shoplara hayvan sağlayan distribütörler ile örgütlü bir halde işlemektedirler ancak yakalandıkları cezaları münferit basit bir olaymış gibi değerlendirilmektedir. Bu büyük rantın yanında , bir nevi modaya dönüşmüş bulunan cins ve yavru hayvan merakı da arz -talep sonucu da petshop dükkanları her geçen gün maalesef sayıca artmıştır.

Türkiye’ye kaçak yollardan ( yani ithal edilen ) getirilen yavru köpekler, 500 ila 1500 dolar gibi yüksek fiyatlardan satılmakta, çoğu da terkedilip ya da bir şekilde üretilip çoğunlukla “cins” sokak köpeğine dönüşmektedir. Bu hayvanlar özellikle eski doğu bloku ülkelerinden getirilmekte ve ekonomik durumu düşük bu ülke vatandaşları tarafından tarafından buradaki petshoplara kurye gibi getirilmektedir.

Bir başka deyişle , bunların üretim maliyeti onlara ortalama 20-30 dolardır ve bu yavru canlar poşetler içinde havasız ortamlarda yurda kaçak olarak sokulmakta, sesleri çıkmaması için gümrükten geçerken özel ilaçlarla bayıtılmaktadır. Bir kısmı daha yolda telef olmakta , sağ kalabilenler Petshoplara geldiğinde ise zaten genelde daha yavru olmalarından kaynaklanan sevimlilikle hemen satılmaktadır. Bunları bir biblo gibi görmekte olan çoğunluğun ilk hevesi geçtikten sonra önce bu hayvanları sahiplendirecek başka birilerini aranmakta , yeniden sahiplendirme ülkemizde çok zor olduğundan çoğunlukla ya sokaklara ya da barınaklara atmaktadırlar.

Satılamayan yavrular kadar satılanları da benzer akıbet beklemektedir. Dolayısıyla bir yandan sokak hayvanı sorununu , barınak sorununu zehirleme , ormana terk etme , tüfekle öldürme ile çözmeye çalışan bir kısım belediyelerin , diğer yandan kaçakçılık yasasını tam anlamıyla savcılık ve mahkemelerce uygulamayarak bu kişileri teşvik ettiği gözlemlenmektedir.

İsviçre Alplerinde yaşaması gereken koca cüsseli bir St Bernard köpeği 45 derece sıcakta Marmaris’te sokak köpeği olması bu kısır döngünün tipik örneğidir. Yavru iken zevki sahibi tarafından tadılmış (!) , daha sonra bu SAHİP in canı sıkılmış, tüyü var , pisliği var , eşim doğum yapıyor , komşum istemiyor , çocuğum bakamıyor diyip kendini de kandırıp bir barınağın önüne atmış ya da sıcak bir iklim de çöplerden beslensin diye terk etmiş. İşte bu gerçekleri ve büyük sorunların daha iyi ve net anlaşılabilmesi amaçlı, bu ticaretin aslında bir kanlıpara ticareti olduğunun altının da özellikle çizilmesi amacıyla tüketiciyi de bilinçlendirmek amacıyla bir çok web sitesi kurulmuş10 , idari makamlarla temasa geçilmiş , durumun ciddiyeti özellikle komisyonumuz tarafından anlatılmaya çalışılmıştır.

Çünkü Hayvan populasyonunu kontrol alamadığımız sürece ve 5199 nolu Hayvanları Koruma Yasasında yeni düzenlenmeler yapılmadığı sürece ne barınaklar , ne zehirlemeler , ne itlaflar sona erecektir. Musluk ana vanadan kapatılmalı , bataklık kurutulmalıdır tavandan su akmakta gönüllüler ise hep beraber yıllardır yeri silmeye çalışmakla çözümün bir parçası olamamaktadır.

Öte yandan , petshoplardan alınan hayvanlar daha iki üç ay bile geçmeden annelerinden ayrıldığından , yeterli besini alamadıklarından hatta aşıları yapılamadığından tüketiciye (!) satımları gerçekleştirildikten kısa bir süre ya ölmekte ya da kendi ülkelerinden getirmiş oldukları hastalıkları ülkemizdeki diğer hayvanlara da rahatlıkla bulaştırmaktadırlar. Petshoplara yapılan bu şikayetler sonucunda ise genelde karşılaşılan durum , “yerine yeni ücretsiz başka bir hayvan verelim abla “ savunmasıdır. Az öncede bahsedildiği üzere elde edilen kar marjı çok yüksek olduğu için yolda gelirken bu hayvanların telef olması ya da daracık kafeslerde ölmesi ya da tüketiciye satıldıktan sonra hastalanması ile organize çalışan bu kişilerin zarar etme şansı yoktur. Çünkü kar marjı bire ikiyüz bire beşyüz oranına yakındır. Ülkede usulune göre üretmek ise maliyeti artırdığından yurtdışından bu yönde talepte bulunmak daha karlıdır.

Oysa , çiftlik hayvanlarını bir yerden bir yere nakleden köylülerimiz , kamyon şöförleri özellikle kurban bayramı zamanında trafik ve maliye tarafından devamlı yollarda denetlenmekte , menşei şehadetnamesi ( orjin belgesi ) olmayan kişilere ciddi cezalar kesilmektedir. Görüldüğü üzere çifte standart uygulaması çiftlik hayvanlarını getiren ülke vatandaşları için daha sert , bu işi kaçakçılık şeklinde ev ve süs havyaları boyutunda yapanlar için ise maalesef daha toleranslı ve idari makamlar tarafından “münferit olaylar” olarak addedilecek şekilde algılanmaktadır.

Olayın bir başka boyutu da , petshoplarda tutsak bir şekilde , gerekli asgari yaşam standartlarının sağlanmamasında ortaya çıkmaktadır. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve 28/4/2000 tarihinde tarım ve Köy işleri Bakanlığı tarafından çıkarılan Ev ve Süs Hayvanları Satışının yönetmeliğinde her cins hayvan için en az yaşam alanı olacak kafes ölçüleri belirlenmiştir. Basit bir denetimde bile bir çok hayvanın kendi türüne özgü bir şekilde bu kafeslerde yaşamasının mümkün olmadığı gözlemlenmekte, buraları denetlemesi gereken il çevre müdürlükleri yetkilileri ise gerekli cezayı genelde eleman ve yetkili eksikliğinden kesmemektedirler. Uzunca bir süre satılamayan bir yavru köpek aradan 3-5 ay geçtikten sonra bulunduğu kafese bile sığamamakta olduğu , ayakta durmakta güçlük çektiği , kendi dışkısının içinde yaşamaya zorlandığı , basit bir gözlemle bile anlaşıldığı halde , il tarım müdürlüğü ve il çevre müdürlüğüne yapılan şikayetler maalesef ciddi sonuçlar vermemekte , pratikte sözlü uyarı yapılmaktadır. Bu durumda azıcık sermayesi olan herkesi , bu kanlı ticaret pazarından pay almak için adeta teşvik etmektedir. Yönetmelik gereği iki üç saatlik verilen seminerle nerdeyse herkes ruhsat alabilmektedir.

Sadece havyan severlerin değil , genel bakış açısı ile yaşam hakkına saygılı tüm kurumlar, dernekler ve grupların sivil toplum baskısı il çevre müdürlükleri nezdinde sağlanırsa Petshop’lardan mağdur olmuş insanlar dışında, gelecekte mağdur olma durumunda kalacak kimselere de örnek teşkil edecek belki bir çok doğmamış masum hayvanın doğumu da üretilmesi bu yolla sınırlandırılacaktır. Ancak çok daha önemli olan , cam ya da tel kafesler içinde günlerce satılması için bekletilen bu canların durumu, eski çağlarda köleinsan-köle hayvan pazarları gibi bir olguya benzemektedir. Hayvanlara hala can değil “mal” olarak bakılmaktadır.

Öte yandan siz nasıl yurtdışına istediğiniz köpeği onların gümrüklerinden içeri sokamıyorsanız bizim ülkemize de isteyen istediği hayvanı sokamamalıdır. 3285 sayılı yasanın devreye girmesi gereken durumlar maalesef bu ciddi boyutlu ticari pazar karşısında kağıt üzerinde kalmakta , tarım bakanlığı görevlileri denetim görevlerini çalıştırmamakta , ancak yasanın itlaf hükmü bölümünde ise gecenin geç saatlerinde bile görev başında olmaktadırlar.

Bu ticaretin bu aşamaya gelmesine bazı gümrüklerdeki tutum ve hatalar da tabii ki nedendir. Kuduz , zoonoz hastalıklar vs gibi insan sağlığına da verebileceği olası bazı zararları da göz önünde almak gerekir. Yani bazı görevlilerin de göz yumması ile kazanç sağladığı 10-20 dolar için oluşan bu kanlı Pazar aslında dolaylı olarak insan sağlığını da etkileyecek boyuta gelmiştir. Devletin zaten vergi kaybı bir yana, kaçak ithalat adeta yabancı uyruklu kişiler ve bunun ticaretini de burada yapanlar sayesinde körüklenmekte , yönetmeliğin yaptırımları ciddi boyutta , kaçakçılık mevzuatı da örgütlü bir suç olarak bu kişiler üzerinde uygulanmayınca aslında ortada denetimsiz ve caydırıcılık unsuru olmayan bir pazarın oluşması nerdeyse devlet eliyle teşvik edilmektedir.

Onların üretmesine ve satmalarına izin verdikleri bu canlar sayesinde, özellikle Istanbul’da Eminönü, Laleli , Surdibi ya da büyük alışveriş merkezlerindeki kontrolsüz ticaretin sürdüğü yerlerde konuya ilgisiz yetkililer bir de itle köpekle mi uğraşacağız bu sıcakta- soğukta diye zaten kendisine bahane uydurmaya dünden razıdır.

Maalesef bu ticari döngü , ülkemizde ciddi bir ticari sektör haline gelmiş , bir çok kişinin bu işten ekmek yediği (!) kanlı pazar durumdadır. Ölüm kampı haline gelen hayvan barınaklarıyla da sorun çözülemeyeceği görülmektedir , zehirleme ya da ormana bu hayvanları atmakla ya da sınırlı sayıda büyük emeklerle yapılan kısırlaştırma ile de çözüme yaklaşılamamaktadır. Öncelikle bu kaynağın kurutulmasının gerektiğini , olayın ne kadar ciddi boyutta olduğunun kamuoyunda , medyaya anlatılması gerekir.

Bilgisiz ilgililer ile ilgili bilgisizler de bu çözüm de yer almayınca sorunların da bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Avrupa’da sadece belirli yerlerden bu hayvanları alınabilmekte ; birçok ülke petshoplarda havyan satışı yasaklanmakta ya da çok sıkı denetlenmektedir. Ülkemizde ise barınaklar ağzına kadar cins terkedilmiş hayvanla doludur . Buralardan bedava hayvan sahibi olmak varken , bir merhamet duygusunu tatmak varken , insanoğlunun yapmış olduğu en büyük vefasızlığı birebir görmek varken neden binlerce doları insanlar buralara akıtıp bu kanlı para düzenine alet oluyorlar anlamak zaten mümkün değildir. Bilinçsiz hayvanseverin arkasını temizlemek , onların günahını ortadan kaldırmak da bir avuç gönüllü sırtına yük olması sonra da onları deli ve toplumla barışık olmayan insanlar olarak suçlamak da yaşanan en büyük ikilemdir.

Hayvanseçer değil ama gerçek bir hayvansever barınaklardan bir “can” sahiplenmesini beklenir . Hatta sırf çocukları istiyor onları kırmayalım diye bir düşünce içindelerse barınaklar ziyaret edildiğinde durum çok net olarak ortaya çıkar. Sevgilerin öncelikle buralardaki zor durumda olan hayvanlara gösterilmesi , petshoplarda yaşanan tüketim çılgınlığını bir nebze frenleyecektir. Unutulmamalıdır ki Petshoplarda bugüne kadar satılan hayvanların bugün %60 tan fazlası ya sokaklara ya barınaklara atılmıştır, ya da bu hayvanlar alındıktan sonra ölmüştür. Bu şekilde doğduğu ilk haftalarda satın alınıp birsüre evlerde bakılmaya mahkum edilmiş ve sonradan sokaklara atılmış bu hayvanların insanlara bile yer olmayan şehir sokaklarında , ya da amansız itlaf ekiplerinden kaçarak yaşayabilmeleri mümkün değildir.

Türkiye’de yaşanan gözlere ırak gerçek durum budur. Sokak hayvanları ve barınaklarda dramı sona erdirmenin en büyük çözümü devletin bu konuda ciddi bir politikasının da artık yavaş yavaş oluşması ve devletin bu konuda samimi olmasıdır. Bu konuda yukarıdaki çözümler ışığında ciddi adımlar atılmadıkça Türkiye ‘de Petshop yanlışları ve Petshop gerçegi ve bu zavallıcıklar üzerinden kazanılan kanlı para ticareti de asla değişmeyecektir..

IV- ORADA KİMSE VAR MI ?

Son 20 yılda Türkiye’de hayvan hakları konusunda oldukça mesafe alındı. Ancak alınan bu mesafeye karşın kimse sadece hayvanlara değil ( belki tüm canlara ) yapılan kötü muamelenin , sadizmin çok daha fazlasının yapıldığını da son yıllarda özellikle medyaya ve internet sitelerine düşen haberlerle ispatladı. Hayvanlara tecavüz edenden , onları barınaklara tıkıp öldürenlere , su içmek için gelen ayıyı taşlayarak öldürenlerden , bir eşeğin gözünü tornavidayla oyan insana kadar hepsine şahit olduk ve bu kişilerin hepsinin etkisiz ceza yaptırımları ile karşı karşıya kaldığına tanık olduk.

21. yy girdiğimiz ve “ adına modern dünya” adı verilen içinde yaşamış olduğumuz çevrenin sadece kredi kartları , betonarme binalar , hızlı giden arabalar , ödenmesi gereken borçlar , mutad bir şekilde hiçbir şey düşünmeden sadece klavye başında iş yapan köle insanlardan oluşması istendiğinin , düşünmeyen , sorgulamayan , robot insanlardan oluşması istendiğini de görüyoruz.

İnsanların içlerinde unutmuş olduğu merhamet duygusunun uyandırılması belki bu monotonluk ve bıkkınlık içinde unutturulmak istenmekte. En yakın arkadaşlarınıza bile “tüm canların” içinde yaşadığı durum anlatılınca , hemen söze insanların içinde yaşadığı sefalet , işsizlik , açlık gibi sorunlar ön plana getirilip sizi ikilemde bırakmak isteyenler oluyor. Daha “hay…” diye söze başlarken “ama insanlar..” lafı karşısınıza duvar gibi çıkıyor. Kim tarafından ? sokak çocukları , eğitime muhtaç insanlar için bile bir şey yapmayan kimseler tarafından. Ruh başka nasıl tatmin olup kendisini kandırsın ki ?

Sokakta yaşayan hayvanlara gelince ( ki bu yalnızca köpekler ya da kediler değildir..bu kapsama yollarda yük çeken zavallı atları , eşekleri , vs de sokmak gerekir ) , çevre hakkı kapsamında yer alan sorumluluklar hem devlete, hem de vatandaşlara bir ödev olarak yüklenmiştir. Yasa gereği Devlet ve birey birlikte bu soruna çözüm üretmek durumundadır. Türkiye’de Kamu kurumları sorumluluklarını yerine neden getirmek istememekte ve önceliği başka işlere vermektedirler ? Hayvan sevmeyen bireyin bile bu konudaki sorumluluk düzeyleri nedir ?

Evrensel Hayvan Hakları Beyannamesinin 2. maddesine göre bütün hayvanlar, saygı görme hakkına sahiptir. İnsanlar, bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini, hayvanların hizmetine sunmakla görevlidirler. Bütün hayvanların gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.

Maalesef son yıllarda Türkiye’de aydınların karşısına çıkan en büyük sorun da insanların içinde yaşamış bulunduğu hayat koşullarına göre bir tezat bulup onu yüzüne vurmaya çabalamak . Yani sırf kendini kandırmanın vicdani bir dayanağa oturması için karşısındaki yapacağı böyle bir suçlama ile kendi ruhunu tatmin etmektir Oysa bu memleketin sahip olduğu koskoca yüzyıllık çınarlarımız hala kesilmekte , her yıl Kıbrıs adası büyüklüğünde verimli toprağımız denizlere erozyon nedeniyle dökülmekte , köpeklerimiz kedilerimiz barınaklarda adeta bir nazi ölüm kampında yaşamaya mahkum edilmekte , atlarımız yenmek için mezbahalarda sıra beklemesi yasalar çıkarılmaktadır.. Yani bizler kendimizi kandırsak da

, yaşanan gerçeklere gözümüzü kapasak da Erdek’te barınaklardan sorumlu bir bekçi can sıkıntısından köpekleri nişan tahtasına çeviriyor boş zamanında kovboyculuk oynamakta , belediye başkanları turizm sezonunu (!) hayvanları zehirleyerek açmakta , Çorum’da hayvanlara tecavüz edilmekte , Eskişehir’de bir eşeğin gözleri bıçakla oyulmakta Ankara Macunköy’de barınaklar ölüm kampına dönmüş nazi kampını andırmaktadır.

Öte yandan okumuş olduğunu düşündüğünüz fakat her nasılsa “okutulmuş” beyinler hayvan hakları hareketini kuşkuyla, belki de düşmanca yaklaşmak şeklinde de olabiliyor. Örneğin hayvan hakları hareketi aşırı sol görüşe sahipler arasında tam anlamıyla bir burjuva hareketi, ya da son dönemlerde moda deyimiyle “ beyaz türklerin “ hobisi olarak algılanmak isteniyor. (Gördüğünüz üzere burada da bir kendini kandırma tezi ön plana çıkıyor.) Sağ (Arabesk liberalist ) görüşle beslenmiş ve hayata sadece bu açıdan bakmak isteyenler ise bir moda akımının döngüsü içinde kendilerine yer bulmak ya da olayın sadece “ markalaşmış fino yavru köpekler” üzerinde kurulduğu bir dünyaya inanmakla geçirebiliyorlar. Aşırı sağdan ise bahsetmek bile istemiyorum onlar için zaten hayvan icabına göre “murdar”, “mekruh” gibi dini kavramlarla açıklanmaya çalışılıp görüldüğü yerde başı ezilmesi gerekli mikrop yuvaları olarak algılanılma ve yansıtma eğiliminde değerlendiriliyor. Daha acı bir örneği okuyucular hatırlayacaktır , geçtiğimiz yıllarda Muş’un Malazgirt ilçesinde bir kurda yapılan işkence de yerel yönetim dahi bu yapılan işkenceyi savunmak zorunda kalırken , hayvanları partilerinde sembolleştiren hiçbir siyasi partinin önde gelen hiçbir kurumundan o çok sevdikleri sembol kahraman “ kurt “ hayvanına karşı yapanlara ne bir protesto , ne bir dava açma girişimi bile olmamıştır. Yani Türkiye’de her kavramın içi boş olduğunun en güzel kanıtı belki kurda köylüler tarafından saatlerce sadece kurt ya da ayı olmasından dolayı yapılan işkence ve bunun karşısında esas sesi çıkması gerekenlerin konuşmamasıdır. Ne kadar acıdır ki , tüm bu yaşananlara rağmen bir avuç “bilinçli ve bilimsel metodlarla olaya yaklaşan gönüllü canla başla ülkemizde tüm canların haklarının savunulması içinde mücadele etmekte , fakat ko-medyamız her olayda olduğu gibi olayın hep pembe haberleri ya da medyatik olduğunu düşündüğü kavgalı gürültülü imajlarını yansıtmakla kalmakta bu da ortalama doğa sever insanı bile onlardan soğutmaktadır.

Halbuki insanlar tarafından hayvanlara yaşatılan vahşet anları şu yazıyı okuduğunuz dakikalarda bile devam etmektedir. 2003 yılında kabul edilen uluslararası bir sözleşme olan Ev Hayvanlarının Korunmasına dair Avrupa Sözleşmesi ( ki bu Anayasanın 90/son maddesine göre yasa hükmündedir) ve 2004 yılında TBMM tarafından kabul edilen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası etkisini okutulmuşların bile zihniyetleri değiştiremediğimiz için uygulamada etkilerini gösterememektedir. Şunu da vurgulamak gerekir ki Tarım bakanlığının insan merkezli bakış açısı ile Çevre bakanlığının doğayı koruma bakış açısı birbiri ile çelişmekte , tarım bakanlığı uygulamaları ile daha çok hayvanlar insan içindir , ticari meta olarak kullanılmaya devam edildiği sürece düzen bu şekilde devam etmelidir bakış açısı vardır. Oysa hayvan refahı ve hayvan haklarının gelişmesi için bu iki başlılık yıkılmalı ve tüm yetkiler Çevre Bakanlığına devredilmelidir. Kitabımızın sonunda baro komisyonumuz tarafından uzun bir süreçte hazırlanan göreceğiniz alternatif gerekçeli yasa teklifimiz de özellikle bu yetki karmaşasında , esas yetkili makamın Çevre Bakanlığı olması gerektiği vurgulanmıştır.

Öte yandan , Bir iki çığırtkan komşu ya da “pir ü pâk titiz” ( ama ruh hastası ) vatandaş yüzünden tüm bu yasalar dikkate alınmamakta belediye itlaf ekiplerini hazır etmekte , hayvan besleyenlere çöp ev yarattı bahanesiyle cezalar kesmekte , mahkemeler özürlü bakıma muhtaç hayvanlar için tahliye kararı vermekte , sokaktaki hayvanlar barınaklarda yaşamaya mahkum edilmekte , yakalayamadıkları işkence edilerek zehirlenmektedir. Yani üretilip satılmalarına , yurda kaçak olarak girişlerinde gözlerin kapandığı ve üzerinden rant kazanılmalarına izin olan bir çok hayvan çeşidinin rahat nefes almasında bizim ülkemizde izin yoktur. İsyan edenler de “fanatik hayvansever” damgası yemektedir … ya isyan etmeyip de vicdanlarını kapatanlar kahraman mıdır ? vatansever midir ? Yoksa vatanın sadece işine gelen bazı şeylerini seven diğerlerine gözünü kapayanlar mıdır ?

Halbuki şikayet edilmesi gereken görevini yerine getirmeyen il tarım müdürlükleri ile tarım müdürlükleridir. Petshopların açılmasına bu kadar kolay izin veren , denetim mekanizmasını çalıştırmayan yetkililere aslında şikayetin yöneltilmesi gerekirken , sokaktaki gariban hayvandan intikam alınması “ gücün” ancak kendisinden daha aciz durumdakine kullanılması şeklinin tipik örneğidir.

Ama asıl suçlanması gereken kimdir ?

Petshoplara izin veren , iki saatlik seminerle ruhsat veren ve denetlemeyen vergilerimizle yaşayan tarım bakanlığı !

Üretim çiftliklerini denetlemeyen , internet üzerinden cins havyan eşleşmelerine göz yuman , satışlarına gözlerini kapayarak hayvanların çoğalmasına neden olan yine aynı bakanlık…!

Peki hayvan istemeyen kime rücu ediyor ?

“mahallenin delisine ya da o bölgenin derneğine , gönüllüsüne !”

Onlar , tarım bakanlığı bilmez ki …tanımaz ki !

Bu hayvanların bu şekilde kontrolsüzce üremesine neden olan , hayvan sever mi yoksa onların yurtdışından kontrolsüz ve deli gibi girişine gözlerini kapayan bakanlık mı ? cezaların yetersiz olduğunu bildiği halde hükümete baskı yapmayan bu bakanlığın bürokratları mı ?

Bilgililerin ilgisiz , ilgililerin bilgisiz olduğu bu kısır döngüde insanlara gurur , onur , bağımsılık ve merhamet öğretmeden yatırım , kalkınma , ekonomi , ilerleme anlatmak her konuda olduğu gibi yalan ve sahte dünyalarımızda yaşamaya devam etmek istediğimizin , kendimizi kandırmaya devam ettiğimizin en güzel örneği olmaya devam etmektedir.

İşte tüm bu yukarıda anlatılan tespitleri gördükten sonra da , hayvan hakkından öteye YAŞAM HAKKINI savunmak o idealist dünyada bizlere bile utanç vermektedir.

Bu canlara bir el de sizin vermeniz bu yasanın değişmesi , dostlarımız hayvanların mal olarak kabul edilmemesi , için de tekrar tekrar sesleniyoruz :

Orada Kimse Var Mı ?

Av Ahmet Kemal Şenpolat

Istanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı

“HAYVANLARA EZİYET DAHA NE KADAR KABAHATLER KANUNU KAPSAMINDA KALACAK ?” için 0 Yorum yapılmış.


  1. Yorum Yapılmamış